top of page

Suudi-Yemen Savaşı ve Türkiye

Sep 23
10 min read

Giriş

Yemen, on yılı aşkın süredir yalnızca bir iç savaşın değil, aynı zamanda Körfez güvenliği, Kızıldeniz ticareti ve büyük bir güç rekabetinin de sahnesi durumundadır. 2014’te Sana’nın Husiler tarafından ele geçirilmesi ve 2015’te Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun müdahalesiyle bölgeselleşen çatışma, 2022 ateşkesinden sonra bir süre donmuş görünse de 2026’da yeniden alevlenmiştir. Üstelik bu kez, yalnızca Taiz, Marib veya Hudeyde hatlarında kalmamış, enerji tesislerine, kutsal mekânların hava sahasına ve Babülmendep Boğazı’na uzanmıştır.

Türkiye için Yemen uzun süre uzak, insani yönüyle öne çıkan ve tarihi bağlarla hatırlanan bir dosya olarak kalmıştır. 7 Ağustos 2026’da Mekke’de imzalanan Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan ortak savunma antlaşması bu mesafeyi fiilen kısaltmış, Türkiye kamuoyunun konuya duyarlılığını artırmıştır. Antlaşma henüz Ankara’da parlamento onay sürecini tamamlamamış olsa da, Husilerin Suudi hedeflerine yönelik saldırıları paktı daha yürürlüğe girmeden siyasi bir sınav verme havasına sokmuştur.

Okumakta olduğunuz yazının amacı, Yemen’in kısa tarihini, sahadaki güç dengesini, savaşın nedenlerini ve 2026’daki İran–ABD gerilimiyle bağını ele aldıktan sonra Türkiye’ye bakan yönünü ve Mekke Anlaşması’nı tartışmaktır.

Yemen’in kısa tarihi

Bugünkü Yemen savaşı 2014’te birden patlamış gibi görünse de, yıllardır onarılamayan bir devlet bunalımının silahlı çatışmaya evrildiği andır. Yemen tarihinin büyük kısmında tek merkezden yönetilmedi. Dağlık kuzey, kıyı ovaları ve Aden hinterlandı çoğu dönemde ayrı güçlerin elindeydi. 20. yüzyılın farkı, bu eski parçalılığın artık tek bir ulus-devlet çatısı altında toplanmak istenmesi, fakat bunun bir türlü kurulamamasıdır.

Kuzey imamlık, güney valilikler

Kuzey yaylalarında yüzyıllar boyunca Zeydî imamlık hüküm sürdü. İmam hem dinî önder hem siyasi hükümdardı. Otoritesi Sana, Saada ve çevresindeki kabile dengelerine dayanıyordu. Bu düzen, bugünkü anlamda bir ulus-devlet değildi, vergi toplayan, ordu kuran, sınırlarını sıkı tutan modern bir merkez de değildi. Buna karşılık yine de kuzeyde kalıcı bir yönetim geleneği bıraktı. Husilerin doğduğu toplumsal zemin işte tam da bu gelenektir. Zeydî kimliği olan, merkeze mesafeli, dağlık bir kuzey yönetimi.

Güneyde ise oldukça farklı bir sosyal ve siyasi yapılanma hüküm sürüyordu. Osmanlının bölgeye yeniden dönüşüyle 1872’den sonra kurulan Yemen Vilayeti’nin resmi merkezi Sana’ydı. Vali, garnizon ve gümrük işleri ise daha çok Tihame kıyısında, özellikle Hudeyde’de işliyordu. Buna karşılık dağlık kuzey kesimlerde ise Zeydî kabileler ve imam kendi düzenlerini devam ettirdi. 1911 Da’an Anlaşması ile bu durum resmileştirildi. Yaylada yargı ve şeriat büyük ölçüde imamda kalırken, Osmanlı ise egemenlik iddiasını devam ettirdi. Toplum da buna göre bölündü. Dağda seyyid, kadı ve kabile statüleri ile Zeydî kimlik pekiştirilirken, sahilde tarım, iskele ve Şafii Sünnilik ağır basıyordu.

Öte yandan, Hindistan yolunu korumak ve Kızıldeniz çıkışında kömür-ikmal üssü oluşturmak isteyen Britanya ise 1839’da Aden’i ele geçirmiş, üs olarak kullanmaya başlamıştı. Zamanla liman büyüdü, hinterlandı Londra’nın güvenlik ve ticaret hesabına bağlandı. Böylece aynı coğrafyada, Güneyde Britanya, kıyıda Osmanlı, yaylada imam ve kabileler olmak üzere üç ayrı siyasal ve sosyal yapı oluşmuş oluyordu. 1918’de Osmanlı çıkınca kuzey imamda birleşti, güney İngilizlerin elinde kaldı. Bölünme böylece ikiye indi, Kuzeyde imam ve kabile, güneyde vali, gümrük ve deniz yolu vardı. Kalıcı hale gelen bu ikili ayrılık düzeniyle iki ayrı devlet fikrinin de tohumları atılmış oldu.

1960’lar iki ayrı devlet üretti

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı kuzeyden çekildi. 1918’de Mutavakkilî Krallık kuruldu. Kuzey bağımsızlığını kazanmıştı ama merkezi bir devlet inşa edememişti. 1962’de cumhuriyetçiler imamı devirdi ve yıllarca sürecek iç savaş başladı. İç savaş yalnızca Yemenliler arasında da kalmadı. Cemal Abdünnasır’ın Mısır’ı cumhuriyetçilere asker ve silah gönderirken Suudi Arabistan ise kralcıları destekledi. Yemen daha o tarihte komşularının güvenlik politikalarının çatıştığı bir hesaplaşma alanı haline geldi. Kuzeyde imamlık yıkılmış, yerine zayıf da olsa bir cumhuriyet kurulmuştu, fakat devlet-toplum bağı gene de onarılamadı.

Güneyde süreç ters yönde işledi. Aden 1967’de Britanya’dan çıktı. Yeni rejim kısa sürede sosyalist bloğa yaslandı ve Demokratik Yemen Halk Cumhuriyeti adını aldı. Başkent Aden’di, ideoloji Marksistti, toplumsal taban ise kuzeydeki kabile-imam düzeninden farklıydı. Böylece 1970’ler ve 1980’ler boyunca haritada iki ayrı Yemen yer aldı. Biri Sana merkezli, kabilelerle pazarlık eden bir Arap cumhuriyetiydi. Diğeri Aden merkezli, Sovyet desteğine yaslanan ayrı bir devletti. Birleşme fikri zaman zaman konuşulsa da ortak ordu, ortak vergi, ortak kimlik oluşturulamadı.

1990’da gelen zorunlu birleşme

1990 birleşmesi tamamen zorunluluktan kaynaklandı demek çok da hatalı olmayacaktır. İki tarafta da petrol ve doğalgaz bulunmuştu ve kaynakların bir kısmı tartışmalı sınır kuşağındaydı. Aynı yıllarda Sovyetler Birliği çözülünce güneydeki rejim dış dayanağını kaybetti. Böylece satın alınabilir bir birleşme ortamı oluştu. 22 Mayıs 1990’da Yemen Cumhuriyeti resmen ilan edildi. Sana siyasi başkent, Aden ekonomik başkent olacaktı. Çok partili anayasa yazıldı.

Ancak kâğıt üzerinde kurulan birlik, kurumları birleştirmeyi başaramadı. İki ordu duruyordu. İki ayrı iç güvenlik kuvveti de müstakil çalışmaya devam ediyordu. Güney kadroları, kuzeyin sayı ve silah üstünlüğünün birleşme adı altında kendilerini yutacağından korkuyordu. Kuzey ise Aden’i ayrı bir güç merkezi olarak bırakmak istemiyordu. 1994’te bu şüphe savaşa döndü. Çatışmayı kuzey kazandı. Güneyin siyasi-askerî elitinin bir kısmı tasfiye edildi. Birleşme hukuken sürse de güneyde “bizi yuttular” algısı devam etti. Bugünkü Güney Geçiş Konseyi’nin beslendiği bellek, büyük ölçüde bu yenilgidir denebilir.

Salih dengeyi yönetti, devleti kuramadı

Birleşik Yemen’in uzun dönemli hakimi Ali Abdullah Salih oldu. Salih güçlü bir devlet inşa etmek yerine güçleri birbirine karşı kullandı. Kabileleri, orduyu ve kendi partisi Genel Halk Kongresi’ni aynı masada tuttu. Muhalifleri yok etmek yerine sistemin kenarına aldı. Bu yöntem yıllarca işledi. Kalıcı kurum üretmedi. Merkez zayıf kalınca, dışlanan her grup kendi silahlı yolunu aramaya başladı.

Kuzeyde bu yol Husi hareketi oldu. Saada’daki Zeydîler hem yoksuldu hem de 1990’lardan itibaren Suudi finansmanlı Selefî yayılmayı kendi kimliklerine tehdit sayıyordu. 2004’te Salih hükümetiyle silahlı çatışma başladı. 2010’a kadar süren savaşlar Husileri dağıtmadı; tersine örgütledi. Hareket artık yalnızca dinî bir uyanış değildi. Dağ savaşını bilen, merkeze düşman, kendi hikayesini oluşturmuş bir güçtü.

2011 Arap Baharı Salih’in pazarlık düzenini yıktı. Sokak, yolsuzluk ve işsizlik üzerinden onu koltuğundan etti. Tunus ve Mısır’ın ardından Sana’da da gençler, işsizler ve yolsuzluktan bıkanlar sokağa çıktı. Giden başkanın yerine sağlam bir düzen gelmedi. Yeni oluşturulan geçiş süreci yönetimi üç işi birden yapmak zorundaydı: Kuzeydeki Husi talebini sistemin içine almak, güneydeki ayrı kimliği yatıştırmak ve ekonomiyi ayakta tutmak. Hiçbirini başaramadı. 2014’te Husiler Sana’ya girdi. Husiler ilk anda Geçiş Yönetiminin başındaki Hadi’yi indirmediler, kenti ve kurumları tutup onu etkisizleştirdiler. 2015 başında baskı artınca Hadi Aden’e, ardından Riyad’a kaçtı. Bu, yeni bir devrimin zaferinden ziyade, bir türlü kurulamamış bir devletin çöküşü gibiydi.

2015’te Suudi müdahalesiyle savaş Yemen’in iç meselesi olmaktan çıktı. Riyad tanınmış hükümeti geri getirmek isterken, Tahran ise Sana’daki yeni gücü destekledi.

Oluşan bu yeni bölgeselleşme de eski bölünme geleneklerinin karakterini devam ettirmektedir. Kuzeyde, imamlık artığı bir siyasi gelenek ve Husi hâkimiyetiyle ayrı bir merkez kurulmuştur. Güneyde ise, Aden’den gelen liman-devlet geleneği ve unutulmayan 1994 yenilgisi siyasi oluşumun temellerini oluşturmuştur.  

Yemen’deki mevcut gruplar ve etkinlik bölgeleri

2026 sonbaharı itibarıyla Yemen’de tek bir cephe ve tek bir “hükümet tarafı” yoktur. Ülke, fiilî olarak birden fazla otorite, milis ve dış destek ağı arasında bölünmüştür.

Husiler, resmi adıyla Ensarullah, kuzeybatıdaki nüfus yoğun bölgeleri ve başkent Sana’yı kontrol etmektedir. Yüksek Siyasi Konsey eliyle fiilî bir devlet aygıtı kurmuşlardır. Eylül 2026 taarruzlarıyla Hudeyde’nin güney ilçeleri, Taiz’in kıyı kesimleri, Muha ve Haniş adaları yönünde ilerleyerek Kızıldeniz’in stratejik girişine daha sıkı yaslanmışlardır. Bu ilerleme, grubu yalnızca kara milisi olmaktan çıkarıp Babülmendep hattında deniz ve ada kontrolü iddiası taşıyan bir aktöre dönüştürmüştür.

Uluslararası alanda tanınan yapı, 2022’den beri Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi’dir. Konsey’in geçici merkezi Aden’dir, Suudi Arabistan’ın siyasi ve askerî desteğine sahiptir. Marib, doğu vilayetleri ve güneyin bir bölümü bu merkezden kontrol edilir. Ancak Konsey’in komuta birliği sınırlıdır. Yerel tugaylar, kabile ittifakları ve eski koalisyon ortakları aynı bayrak altında fakat farklı gündemlere sahiptir.

Güney Geçiş Konseyi, Birleşik Arap Emirlikleri’yle ilişkilendirilen ayrılıkçı çizginin başlıca temsilcisi olmuştur. 2025 Aralık’ında Hadramut ve Mehra’da geniş bir kontrol iddiası ortaya koymuş, 2026 Ocak’ında Suudi destekli karşı harekâtla bu kazançların büyük kısmını kaybetmiştir. Konsey’in tasfiyesi veya yeniden adlandırılması tartışması, güney meselesinin kapandığını göstermez. Aksine, anti-Husi kampın içindeki Suudi–Emirlik rekabetinin hâlâ canlı olduğunu kanıtlar.

Bu ana blokların yanında Tarek Salih bağlantılı Ulusal Direniş güçleri, Devler Tugayları, İslah çizgisindeki birimler ve Hadrami yerel kuvvetler sahada etkilidir. El-Kaide’nin Arap Yarımadası kolu ile DEAŞ artıkları ise asıl savaşın gölgesinde, özellikle bazı doğu ve orta ceplerde varlığını sürdürmektedir. Eylül 2026’da çatışmanın yoğunlaştığı hatlar Taiz, Hudeyde güneyi, Marib, Cevf, Beyda ve Dali’dir. 2022’den beri görece donmuş cephelerin yeniden hareketlenmesi, savaşın “dondurulmuş çatışma” evresinden çıktığını göstermektedir.

Savaşın nedenleri ve tarihi arka planı

Savaşın ilk boyutu yerlidir. Husi hareketi 1990’larda Saada’da, Zeydî kimliğin siyasî ve dinî olarak geri plana itilmesine, kuzey yaylasının yoksullaşmasına ve Suudi finansmanlı Selefî yayılmaya tepki olarak doğmuştur. 2004–2010 arasındaki Saada savaşları, hareketi yerel bir isyandan silahlı bir örgütlenmeye dönüştürmüştür. 2011 sonrası geçişin başarısızlığı, yakıt sübvansiyonlarının kaldırılması ve Sana’daki güç boşluğu, Husilere başkenti alma fırsatı vermiştir. Güneyde ise 1994 yenilgisi ve Aden’in ikinci plana düşmesi, ayrı bir devlet talebini diri tutmuştur.

İkinci boyut bölgeseldir. Riyad, İran devriminin ardından Zeydîliği potansiyel bir Şii tehdidi olarak okumuş, 2014’ten sonra ise Husileri güney sınırında Hizbullah benzeri bir yapı gibi görmüştür. 2015 müdahalesinin amacı da tanınmış hükümeti Sana’ya döndürmek ve İran etkisini geri itmekti. Ancak sonuç farklı gelişti. Koalisyon Aden’i kurtardı, hava üstünlüğü sağladı, fakat dağlık arazide Husileri tasfiye edemedi. Abluka ve hava harekâtı insani maliyeti büyüterek Husilerin “direniş” söylemini güçlendirdi. İran ise çatışmayı başlatan taraf olmadan, mevcut yerel aktöre füze, İHA, eğitim ve siyasi himaye sunarak düşük maliyetli bir yıpratma hattı ve Suudi Arabistan’ı ve deniz yollarını zorlayan bir cephe kazanmış oldu. 

Üçüncü boyut ise zamansaldır. 2015–2018 yılları müdahalenin saldırı evresidir. 2018–2022 arası savaş Hudeyde ve Marib kilitlenmeleriyle karakterize edilebilir. Bu dönemde asıl mücadele Hudeyde ve Marib’te yoğunlaşmış, iki taraf da ilerleme kaydedememiştir. 2022 ateşkesi cepheleri dondurmuş, fakat siyasi çözüm üretilememiştir. Husiler bu dönemde kurumlaşmış, tanınmış hükümet ise parçalı bir yapıda kalmıştır. 2023’ten itibaren Gazze savaşı Kızıldeniz’i yeni bir cepheye çevirmiş, 2025 sonundaki Başkanlık Liderlik Konseyi (PLC) ile Güney Geçiş Konseyi (STC) çatışması anti-Husi bloğu zayıflatmıştır.

2026’daki İran gerilimi Yemen’i yeniden sahaya çekmiş, iç savaşın silahları bu defa bölgesel bir hesaplaşmanın parçası haline gelmiştir. Bu haliyle savaş, ne yalnızca Tahran’ın emriyle yürüyen bir vekâlet operasyonu ne de dışarıdan bağımsız bir Yemen iç meselesidir. Yerel meşruiyet krizi, dış müdahaleyle birleşince kilitlenmiş bir çatışmaya dönüşmüştür.

İran–ABD savaşına etkisi

2026’daki İran–ABD/İsrail tırmanışı, Yemen’i yan cephe haline getirmiştir. Husiler, 2023–2025 döneminde Filistin gerekçesiyle Kızıldeniz’de ticaret gemilerini hedef almış, Gazze’deki ateşkesin ardından bu saldırıların bir kısmını durdurmuşlardır. 2026’da ise İran’a yönelik harekâtın gölgesinde yeniden Suudi enerji altyapısına, kıyı tesislerine ve deniz hattına yönelmişlerdir.

Bu yönelimin Tahran açısından işlevi açıktır. Hürmüz hattındaki baskıya Kızıldeniz ve Babülmendep eklenince enerji piyasası çift yönlü sıkışmaktadır. Suudi Arabistan’ın savaşa sürüklenmesi, İran’a dolaylı bir pazarlık kartı sağlar. Tahran Husiler üzerinden Riyad’ı meşgul eder, sınırını ve prestijini zorlar; böylece başka dosyalarda (nükleer, yaptırım, bölgesel güvenlik) masaya daha güçlü oturur.  

Aslında Husilerin hesapları Tahran’ın ihtiyaçlarıyla birebir örtüşmez. Grup Sana’daki iktidarını korumak, liman ve havaalanı kısıtlarının kalkmasını sağlamak, petrol gelirinden pay ve savaş tazminatı talep etmek istemektedir.

Husilerin İran’la ilişkisi tam vekillikten ziyade eşit olmayan bir ittifak görünümündedir. Husiler Tahran’ın emrine girmeyi değil, ayakta kalmak için onun silahını ve korumasını kabul eder. Dolayısıyla İran mevcut durumu vekalet ajandası gibi kullansa da sahadaki tempo çoğu zaman yerel komutanlık ve Husi siyasetinin kendi ritmine de bağlıdır.

ABD, İngiltere ve İsrail’in önceki dönemlerde Husilere yönelik hava ve deniz harekâtları grubun füze ve İHA kapasitesini zayıflatmış, ancak siyasi kontrolünü kıramamıştır. 2026 taarruzları, askerî baskının tek başına Sana yönetimini teslime zorlayamadığını bir kez daha göstermiştir. Buna karşılık Husilerin kıyı ve ada kazançları, Kızıldeniz sigorta primlerini, tanker güzergâhlarını ve Asya–Avrupa ticaretini doğrudan etkileme kapasitesine sahiptir. Yemen böylece  uluslararası kamuoyunda “uzak bir insani felaket” görüntüsünden çıkıp küresel enerji ve lojistik denkleminin parçası haline gelmiştir.

Suudi Arabistan için asıl tehlike, İran’la büyük bir savaşa girmekten çok, kendi topraklarının ve ihracat altyapısının sürekli hedef durumunda olmasıdır. Daha önce Hürmüz Boğazı riskli hale gelince Riyad, petrolü Doğu-Batı hattı üzerinden Yanbu’ya kaydırarak bu engeli aşmayı başarmıştı. Ancak Eylül 2026’da bu hatta düzenlenen İHA saldırıları pompa istasyonlarını vurunca bu hat da durdu ve Yanbu yüklemeleri kesildi. Hattın kapanması, Suudi çaresizliğini görünür hale getirdi. Kısaca Riyad savaşa çekilmemek isterken saldırılar sürdüğü için Yemen, 2026 krizinin en öngörülemez yan cephelerinden biri haline gelmiştir. 

Türkiye’ye bakan yönü ve Mekke Anlaşması

Türkiye’nin Yemen’e bakışı tarihî bağlar, ticaret yollarının güvenliği ve ittifak yükümlülükleri arasında şekillenir.

Osmanlı döneminin kuzey Yemen’deki varlığı ve halk kültüründeki Yemen türküleri, dosyaya duygusal bir derinlik katar. Fakat bugünkü politikalar bu hafızadan değil, 2015 sonrası gelişen Körfez ilişkilerinden ve 2026’da Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan arasındaki yeni güvenlik taahhüdü üzerinden şekillenmektedir.

Türkiye, savaşın ilk evresinde tanınmış hükümeti ve Suudi öncülüğündeki koalisyonu siyasi olarak desteklemiş, ardından Katar krizi ve Cemal Kaşıkçı cinayetinin gölgesinde Riyad’la mesafelenmiştir. İlişkilerin toparlanmasıyla birlikte Türkiye yeniden Yemen’in birliği, egemenliği ve toprak bütünlüğü çizgisine yaslanmıştır.

Asıl yeni unsur Mekke Ortak Savunma Antlaşması’dır. 7 Ağustos 2026’da Mekke’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in katılımıyla imzalanan metin, taraflardan birine yönelik silahlı saldırıyı hepsine yapılmış sayan bir kolektif savunma hükmü içermektedir. 31 Ağustos’ta İstanbul’da toplanan ilk komite, oluşumun adını Mekke Savunma İttifakı olarak duyurmuş, sekretaryanın Riyad’da kurulmasını kararlaştırmıştır.

Antlaşmanın hukuki durumu, siyasal gürültünün gerisinde kalmıştır. Türkiye’de güvenlik antlaşmalarının bağlayıcılığı parlamenter onaya bağlıdır ve Eylül 2026 itibarıyla süreç henüz tamamlanmamıştır. Bu yüzden Husilerin Suudi enerji tesislerine ve Mekke hava sahasına yönelik girişimleri paktı siyasi olarak test etmiş, fakat otomatik bir savaş yükümlülüğü doğurmamıştır. Ankara saldırıları kınamış, kutsal topraklara yönelen teşebbüsü kabul edilemez bulmuş; Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise teknik ve savunma alanındaki ihtiyaçların karşılanabileceğini ima etmiştir.

Bu dil, Yemen içine kara birliği göndermekten farklıdır, Riyad’ın hava savunması, istihbarat ve deniz güvenliği açığını kapatmaya daha yakındır. Husi kanadı da bunu böyle okumuş, Türkiye ve Pakistan’a “Suudi taarruzuna katılırlarsa karşılık verileceği” uyarısında bulunmuştur. Tehdit, Ankara’yı henüz savaşın tarafı saymaktan çok, Mekke paktının sahaya inmesini caydırmaya yöneliktir.

Türkiye açısından fırsatlar somut görünmektedir. Savunma sanayii ihracatı, eğitim ve teknik personel katkısı, Kızıldeniz’deki çokuluslu deniz düzenlemelerine sınırlı iştirak ve Riyad–Tahran hattında arabuluculuk iddiası bu başlık altında ifade edilebilir. Ancak riskler ise fırsatlarla kıyaslanamayacak kadar ağırdır. Türkiye’yi bir anda istemediği bir Yemen cephesine çekebilir. İran’la zaten gerilimli olan denge daha da bozulabilir. Kızıldeniz’in fiilen daralması, enerji fiyatları ve Afrika bağlantıları üzerinden Türk ekonomisine yansır. Pakistan’ın ihtiyatlı dili, Suudi Arabistan’ın acil güvenlik ihtiyacı ve Türkiye’nin çok cepheli dış politika öncelikleri aynı anda işlemediği için ittifak içi tempo uyumsuzluğu da başlı başına bir risktir.

Aslında herkes Yemen’le ilgili stratejiler ve politikalar ortaya koymaya çalışsa ve buradaki yangını kontrol altına almak istese de asıl yangının aylardır İran’da yaşandığı açıktır. Yemen’le girilecek bir çatışmanın yankılarının İran’dan geleceği de kimse için sır değildir. Mekke Anlaşmasının tarafları da coğrafi açıdan İran’ı çevreleyen ve muhtemel ABD-İran kara savaşında rol alabilecek siyasi ve askeri potansiyele sahip ülkeler.

Dolayısıyla Mekke paktı, onaylanırsa Türkiye’yi Yemen’den çok İran çevresindeki güvenlik mimarisine bağlayacaktır. Bu onay, otomatik bir kara savaşı taahhüdü değildir elbette fakat risk alanını Yemen dosyasının çok daha ötesine taşıyabilir.

Kısa süre önce Hindistan’la savaşmış ve yenisi için de her zaman müsait bir Pakistan, Yemen’le fiilen savaş halinde ya da İran’la her an savaşma riski taşıyan bir Suudi Arabistan ile NATO 5. Madde benzeri bir maddeye imza atmak Türkiye için kabul edilebilir risk sınırlarının üstünde görünmektedir. Sonuçta NATO 5. Maddesi bu iki ülkenin sağlayabileceği caydırıcılık ya da aktif savunma desteğinden çok daha fazlasını zaten Türkiye’ye sağlamıyor mu? Burada akla şöyle bir soru geliyor ister istemez. Acaba ABD ilerde girişmeyi planladığı muhtemel bir İran Kara savaşı için müttefiklerini mi ayarlıyor?

Sonuçlar

Suudi-Yemen savaşı 2026’da yeniden bölgesel bir güvenlik krizine dönüşmüştür. Husiler kuzeybatıdaki nüfus merkezlerini elinde tutmakta, kıyı ve boğaz hattında yeni kazanımlar aramakta, tanınmış hükümet ise dış destekle ayakta duran fakat kendi içinde bölünmüş bir yapı olarak durmaktadır. Güney sorunu tasfiye edilememiş, İran bağlantısı inkâr edilemeyecek kadar belirginleşmiş, ancak yerel dinamikler de ortadan kalkmamıştır.

İran–ABD gerilimi Yemen’i farklı bir boyuta taşımıştır. Kızıldeniz ve enerji altyapısı, Sana ile Riyad arasındaki eski düşmanlığı küresel bir maliyet haline getirmiştir. Askerî üstünlük arayışı 12 yıldır siyasi çözümü ikame edememiştir; 2026 taarruzları da bu gerçeği değiştirmemiştir.

Türkiye için asıl yenilik, çatışmanın coğrafi yakınlığı değil, Mekke Anlaşması’nın yarattığı yükümlülük ufkudur. Ankara bugün Yemen’e asker göndermemekte, saldırıları kınamakta ve teknik destek kapısını aralık bırakmaktadır. Bu duruş rasyoneldir. Fakat paktın onaylanmasıyla birlikte Yemen, Türkiye’nin isteğe bağlı bir dosyası olmaktan çıkıp müttefik güvenliği meselesine dönüşecektir.

Dolayısıyla Türkiye’ye bakan yön, henüz bir savaş kararı değil, bir taahhüt mimarisidir. Düz mantıkla bakılınca, kısa vadede en olası senaryo, Ankara’nın Husilerle doğrudan çatışmaya girmekten kaçınması, buna karşılık Suudi hava savunmasına ve diplomatik dengeye yatırım yapmasıdır. Antlaşma onaylanır ve Suudi topraklarına saldırılar sürerse, “savunma yardımı” ile “kolektif harp” arasındaki çizgi incelir ve risk artar. Bu incelme, Türkiye’nin Yemen politikasını bundan sonra belirleyecek asıl eşiktir.

 

Kaynaklar:

 

Mesaj Bırakın, Fikirlerinizi Söyleyin

© 2025 by Askeri Analiz.

bottom of page