top of page

Mekke Anlaşmasında anormal gelişmeler. Meclis onayından önce üstlenilen askerî yükümlülükler...

Oct 6
5 min read

7 Ağustos 2026’da Mekke’de imzalanan Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan Ortak Savunma Anlaşması, iki ay içinde kâğıt üzerindeki kolektif caydırıcılık vaadinden ve üstelik henüz TBMM onayından geçmeden konuşlanma kararına geçti. 5 Ekim’de Riyad’da olağanüstü toplanan Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi, kolektif savunma taahhütlerinin uygulanmasına ivedilikle geçmeyi ve üzerinde mutabık kalınan askerî kuvvetlerle yeteneklerin, tarafların ulusal mevzuatına uygun olmak kaydıyla, Suudi Arabistan’a hızla konuşlandırılmasına yönelik tedbirler almayı kararlaştırdı.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının üçüne birden yapılmış sayılacağını öngörmektedir. Metin, Eylül 2025’teki Suudi–Pakistan ikili düzenlemesinin Türkiye’nin katılımıyla üçlü hale getirilmesidir. İlk komite 31 Ağustos’ta İstanbul’da toplanmış, sekretaryanın Riyad’da kurulması kararlaştırılmıştı. 24 Eylül’de New York’ta dışişleri bakanları saldırıları kınamış, genelkurmay başkanlarının acil toplanması talebi gündeme gelmişti. Ertesi gün Riyad’daki askerî şefler istihbarat paylaşımı ve kabiliyet entegrasyonunu ele aldı. Aynı gün TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, toplantıların hazırlık niteliğinde olduğunu, anlaşmanın henüz yürürlüğe girmediğini ve İran’a karşı bir pakt olarak görülmediğini söylemişti.

Pakistanlı emekli Korgeneral Nauman Mahmood üç yıllığına ittifakın ilk genel sekreteri oldu. Bildiri, Mekke ve Medine’yi hedef alma teşebbüsü ile Suudi şehirlerine, sivil ve ekonomik tesislere yönelik saldırıları en sert biçimde kınadı; her bir tarafın güvenliğinin üç ülkenin kolektif güvenliğinin ayrılmaz parçası olduğunu yineledi.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, kurumsallaşma çalışmalarının sonuna gelindiğini, Yemen–Suudi denklemindeki gelişmeler nedeniyle oturumun olağanüstü hale geldiğini belirtti. Suudi savunmasına verilebilecek destek ile diyalog yoluyla çözümün birlikte görüşüldüğünü, Riyad’ın yaklaşımını yapıcı bulduklarını ve alınan kararların Cumhurbaşkanının iradesinin yansıması olduğunu söyledi. Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler’in askerî, operasyonel ve teknik başlıklarda görüş bildirdiğini ekledi. Barışçıl çözüm vurgusu devam ettirilse de diplomatik jargonun asker konuşlandırma kararını daha yumuşak gösterme çabasından ibaret olduğu anlaşılmaktadır.

Bu adım, anlaşmanın imza gerekçesine dair daha sert bir okumayı da güçlendirmektedir. Pakt yalnızca Riyad’ın Husi füzelerine karşı aradığı bölgesel sigorta değildir. Şubat 2026’da başlayan ABD–İsrail–İran savaşında Washington’ın sonucu dayatamadığı, Hürmüz’ü açamadığı ve Körfez’i bizzat korumakta isteksiz göründüğü bir dönemde imzalanmıştır. Trump’ın anlaşmaya ilişkin olumlu tavrı, Orta Doğu’nun bir araya geldiğini ve ülkelerin kendilerini daha anlamlı biçimde savunabileceğini söylemesi, yük paylaşımı tercihiyle uyumludur. Bu tercih, Suudi Arabistan’ın aynı zamanda ABD ve İsrail’in de hasmı durumundaki Yemen’li Husilere karşı savaşırken, Türkiye ile Pakistan’ın da bu göreve kuvvet ve yetenek tahsis etmesi şeklinde okunabilir.

İsrail’in olmadığı bir güvenlik ittifakını bu kadar olumlaması ise, ittifakın bir gün İsrail’e karşı dönme ihtimali düşünüldüğünde, çok da normal görünmemektedir. Bunun istisnası, anlaşmanın ancak onun telkiniyle kurulmuş olması ve asıl hedefin ileride girişilebilecek bir İran savaşının muharip koalisyon kuvvetlerini hazırlamak olmasıdır. Muhtemel bir İran kara savaşının hazırlığı bugün için ilan edilmiş değildir elbette. Fakat paktın coğrafyası, zamanlaması ve ilk işletiliş biçimi, böyle bir hazırlığın siyasi iskeletine benzemektedir. Bugün yaşananlar bir taraftan ABD’nin elini ateşe sokmadan Suudi Arabistan’a destek sağlama inisiyatifi, diğer taraftan daha sonra yaşanacak daha büyük bir harekâtın fragmanı olarak gibi de okunabilir.

Savaşa ilişkin son gelişmeler

Yemen’deki çatışma 2022 ateşkesinden sonra donmuş görünürken 2026 yazında yeniden hareketlenmiştir. Husiler temmuzda Riyad’a yönelik bir deniz ablukası ilan etmiş, Eylül’ün ilk yarısında Muha’yı, Haniş adalarını ve Perim’i alarak Kızıldeniz kıyısının tamamına yakını ile Babülmendep hattını fiilen kontrol eder hale gelmiştir. Babülmendep hattındaki bu ilerleme, grubu dağ milisi olmaktan çıkarıp boğaz ve adaları kontrol eden bir aktöre dönüştürmüştür.

Asıl sıçrama Suudi topraklarına yönelik saldırılarda yaşanmıştır. 10 Eylül’de Irak’ın Maysan vilayetinden fırlatılan İHA’lar Doğu–Batı petrol boru hattının pompa istasyonlarını vurmuş, Riyad söz konusu hattı kapatmıştır. Hat, Hürmüz’ün fiilen kapalı olduğu bir dönemde küresel arzın yaklaşık yüzde 4–5’ini taşımaktaydı. The New Arab’ın, 28 Eylül’de yayımladığı ve Irak soruşturmasının ön bulguları ile üç yetkiliye dayandırdığı haberine göre saldırı, İran Devrim Muhafızları ile Husilerin Irak topraklarından yürüttüğü ortak bir operasyona işaret etmektedir.

15 Eylül’de Mekke, Cidde ve Taif’te alarm verilmiş, Riyad, kutsal kent Mekke hava sahasına yönelen bir İHA’nın önlendiğini açıklamış, Husiler ise Mekke’yi hedefledikleri iddiasını yalanlamıştır. 19 ve 24 Eylül’de Riyad, Taif ve Yanbu’daki Aramco tesisleri ile hava üslerine füze ve İHA saldırıları düzenlenmiş, Suudi hava savunmasının balistik füzeleri düşürdüğü bildirilmiştir. Brent petrolü savaş öncesine göre yaklaşık yüzde 50 artarak 107 dolar bandına yerleşmiştir.

Türkiye’nin savaşın başından beri tutumu

Türkiye’nin Yemen dosyası, tarihî hafızadan çok 2015 sonrası Körfez siyasetinin ritmine bağlı kalmıştır. Müdahalenin ilk evresinde Ankara, tanınan Yemen hükümeti ve Suudi öncülüğündeki koalisyonu siyasi olarak desteklemiştir. Katar krizi ve Cemal Kaşıkçı cinayetinin ardından Riyad’la mesafe açılmış, ancak ilişkilerin toparlanmasıyla birlikte resmî çizgi yeniden Yemen’in birliği, egemenliği ve toprak bütünlüğüne yaslanmıştır.

2026 itibarıyla Türkiye bir taraftan ihtiyatlı bir dil kullanırken, siyasi iradenin en üstünden gelen mesajlar ise kapıyı kapatmamış, bilakis askeri adımlar atılabileceği yönünde olmuştur. Dışişleri 8 Eylül’de Suudi tesislerine yönelik saldırıları kınamıştır.

19 Eylül’de Fidan, teknik ihtiyaçların karşılanmasında sorun görülmediğini söylemiş, Riyad’ın ABD–İran savaşına sürüklenmesini kabul edilemez bulmuş ve ateşkes önerilerinin iletildiğini eklemiştir. Aslında sürüklenmeyi kabul edilemez bulması, vaziyetin öyle görüldüğünü de kabul ettiği anlamına geliyordu bir anlamda. Fidan’a sorulan, ittifakın Husilere karşı işletilip işletilmeyeceğiydi. Cevabın içine kendiliğinden, Riyad’ın İran ile Amerika arasındaki çatışmanın parçası haline getirilmesini kabul etmedikleri ve Suudi Arabistan’ın da bu denkleme girmek istemediği girmişse, masa o denklemi zaten kurmuş demektir. Olmayan bir sürüklenmeyi kimse durduk yere reddetmez.

20 Eylül’de Al-Monitor’a konuşan isimsiz bir yetkili, Türkiye’nin çatışmaya doğrudan müdahil olmayacağını, desteğin planlama, eğitim ve istihbaratla sınırlı kalacağını söylemiştir. Ancak Erdoğan’ın Newsweek mülakatında istihbarat, lojistik veya mühimmatın gündeme gelebileceği, tehdidin boyutuna göre daha kapsamlı askerî yardımın değerlendirilebileceği ifade edilmiştir.

5 Ekim itibarıyla bu eşik siyasi olarak aşılmıştır. Türkiye’nin tutumunu kınama ve teknik destek aralığından, henüz onaylanmamış da olsa fiili bir konuşlanma söylemine kaydırdığı gözlenmektedir. Husilerin Türkiye ve Pakistan’a yönelik “demir yumruk” uyarısı 5 Ekim kararından önce, 20 Eylül’de gelmiştir. Anlaşılan karşı taraf daha o tarihte kapının aralanmakta olduğunu okumuş, konuşlanma kararı ise bu uyarıdan iki hafta sonra çıkmıştır.

Sonuç

5 Ekim bildirisi, Mekke Anlaşması’nı diplomatik sinyal olmaktan çıkarıp konuşlanma eşiğine getirmiştir. Genel sekreter atanmış, kolektif savunma taahhüdü pratik tedbire bağlanmış, mutabık kalınan kuvvet ve yeteneklerin Suudi Arabistan’a hızla konuşlandırılması kararlaştırılmıştır.

Bütün bunlar, anlaşma TBMM’ye sunulmadan ve Kurtulmuş’un şart koştuğu onay alınmadan yapılmıştır. Bildirideki “Ulusal mevzuat” ibaresi Türkiye için bir fren cümlesi gibi okunabilir. Ancak gelinen aşamaya bakılırsa kimsenin fren yapma niyeti de, böyle bir beklentisi de yok gibidir. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş yürürlük için parlamento onayını şart koşsa da, Meclisin iradesi savaşa dahil olmanın temel şartı olmaktan çok, önemi sınırlı ve sonucu garanti bir formalite gibi işletilmektedir. Komite, onay yokluğunu dert etmeden kuvvet sağlanmasını ve konuşlandırılmasını kararlaştırmıştır. Onay geriden gelmekte, yükümlülük önden işletilmektedir. Mekke Anlaşması’ndaki anormal eşik de  tam olarak burasıdır.

İmzalandığı dönem ve coğrafya itibarıyla son derece yüksek bir sıcak çatışma ihtimali taşımasına rağmen sürecin bu kadar süratli yürütülmesi risk değerlendirmesi konusunun göz ardı edildiğini göstermektedir. Kendi ülkesini de füzelerin hedefi yapabilecek bu kadar pervasız ve gerekliliği tartışmalı bir karar akla ister istemez Türkiye’nin bu sürece zorlanmış olabileceğini getirmektedir. Anlaşmanın taşıdığı asıl işlev de burada belirginleşmektedir. Pakt aslında Trump’ın sonuçlandıramadığı İran savaşında Amerikan kara gücünün yerine bölgesel ordu hazırlama inisiyatifi gibidir.

Kısaca tüm bu süreç aslında, ABD’nin Arabistan’a karşı yükümlü olduğu koruyucu rolü yerine getirmemesi, bunun yerine kurulmakta olan hazır bir güvenlik paktını kullanmasından ibarettir. Trump’ın İsrail’in hemen yanı başındaki bu ittifakı olumlaması, ancak ittifakı kendisinin telkin ettiği ve asıl hedefinin ilerideki bir İran savaşının muharip koalisyonunu hazırlamak olduğu kabul edilirse tutarlıdır. Bugün yaşananlar yakın ve orta vadede yaşayabileceğimiz daha büyük çatışmaların fragmanı gibi durmaktadır maalesef.  

 

KAYNAKLAR:

Mesaj Bırakın, Fikirlerinizi Söyleyin

© 2025 by Askeri Analiz.

bottom of page