top of page

Esad Sonrası Kuzeydoğu Suriye: SDG’nin Feshi, ABD’nin Çekilmesi ve Türkiye’nin Güvenli Bölge Hedefinin Dönüşümü

Sep 28
12 min read


25 Ağustos 2026’da Şam’daki Halk Sarayı’nda okunan kısa bir metin, on yılı aşkın bir fiilî düzeni bitirdi. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) komutanı Mazlum Abdi, örgütün “bağımsız bir askerî güç olarak görevini tamamladığını ve feshedildiğini” ilan etti. Açıklama, yalnızca bir silahlı yapının lağvedilmesi değildi. Esad’ın Aralık 2024’te düşüşünden sonra oluşan yeni Suriye’de özerk Rojava modelinin, ABD şemsiyesinin ve Türkiye’nin sınırın güneyinde inşa etmeye çalıştığı güvenli bölge mimarisinin aynı anda yeniden yazılmasıydı.

Türkiye’nin 2016’dan beri kuzey Suriye’deki asıl hedefi, dar anlamda bir insani koridor değil; PKK/YPG’nin sınır boyunca silahlı ve idari bir yapı kurmasını önleyen, derinliği operasyonlarla genişletilen bir güvenlik kuşağıydı. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekatları da bu tezin sahadaki karşılığı oldu. Buna karşın ABD’nin SDG’yi IŞİD gerekçesiyle korumaya alması ise aynı kuşağı sürekli yarım bıraktı. Ankara tampon bölgeyi genişlettikçe Washington, YPG çekirdekli yapıyı koalisyon ortağı olarak ayakta tutmaya devam etti.

Fakat 2026’da bu denklemin bozulduğuna şahit olduk. Süreci tetikleyen, Esad’ın düşüşünden sonra Şam’ın Türkiye’yle aynı YPG tehdidini paylaşır hale gelmesi ve ABD’nin SDG’yi IŞİD gerekçesiyle korumayı bırakmasıydı. Bu boşluk sahada, 8 Ocak 2026’da Suriye ordusunun Halep’in Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerinden başlayıp Rakka, Deyrizor ve Haseke’ye yayılan taarruzuyla görünür oldu. Amerikan finansmanı kesildi, üsler boşaldı, Şam merkezîleşmeye yöneldi ve SDG kâğıt üzerinde feshedildi. Böylece Türkiye’nin güvenli bölge hedefi de biçim değiştirdi. Eski model, sınır ötesi harekâtla fiilî hat tutmaktı. Yeni model, aynı hedefi Şam’ın entegrasyon süreci üzerinden, daha az yeni işgal ve daha çok merkezî denetimle gerçekleştirmektir.

Asıl soru artık “kanton devam eder mi” değildir. Soru şudur: Türkiye, hâlâ devam eden üs ve fiilî hat varlığını bırakmadan, Şam’ın entegrasyon sürecini YPG’yi tasfiye için ikinci bir araç olarak kullanabilecek midir? Yoksa kâğıt üzerindeki birleşme bir taraftan YPG çekirdeğine başka bir üniforma altında ayakta kalma imkanı tanırken, diğer taraftan da Ankara’nın sahadaki varlığı olduğu gibi sürecek midir? Daha önemli soru da şudur: Türkiye bu şekilde yıllardır savaştığı illegal bir yapıyı komşu ülke silahlı kuvvetleri içine kendi elleriyle yerleştirmiş olmuyor mu?

Rojava’nın askerî-siyasi doğuşu

PYD 2003’te, Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra PKK’nın Suriye’deki siyasi çizgisini toparlamak üzere kurulmuştu. Asıl kırılma ise 12 Mart 2004 Kamışlı olaylarıdır. Kamışlı’daki bir futbol maçında Kürt ve Arap taraftarlar arasındaki arbede, rejim güçlerinin ateş açmasıyla ayaklanmaya dönüştü, protesto Haseke ve Halep’teki Kürt bölgelerine yayıldı, Baas yönetimi olayı şiddetle bastırdı. Ayaklanma başarısız oldu ama Kürt hareketine rejimle silahlı ve örgütsel hesaplaşmanın gerekçesini verdi. Bundan sonra PYD taban kazandı, YPG de bu hattın askerî ayağı olarak, 2011 sonrası savaş boşluğunda büyüdü.

PYD ile PKK arasındaki bağ, savaş döneminde uydurulmuş bir etiket değildir. 1980’lerden 1990’ların sonuna kadar PKK, Hafız Esad yönetiminin hoşgörüsüyle Suriye ve Lübnan’da eğitim, lojistik ve kadro çalışmaları yürüttü. 1998 Adana Mutabakatı ve Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması bu üslenmeyi kesti ancak örgütü bitiremedi.

PYD, 2003’te tam da bu boşlukta kuruldu. Kurucu çekirdek, PKK deneyiminden gelen kadrolardı. Amaç ayrı bir “Suriye Kürt partisi” icat etmek değil, PKK’nın Suriye’deki siyasi mirasını yerel bir isim altında yeniden örgütlemekti. YPG de aynı hattın silahlı ayağı oldu. Ortak bağı dört yerde görmek mümkündür. Öcalan ideolojisi ve KCK şemsiyesi, Kandil hattından gelen eğitim ve komuta kadrolarının iki coğrafya arasında gidip gelmesi, taktik ve örgüt modelinin aynı şekilde devam ettirilmesi. Bu yüzden Ankara’nın “YPG = PKK’nın Suriye uzantısı” tespiti sonradan üretilmiş bir savaş propagandası değil, bu organik sürekliliğin okunmasından ibarettir.

Suriye savaşı bu çekirdeği büyüttü. 2012’de Esad yönetimi, kuzeydeki bazı Kürt yerleşimlerinden çekilince PYD/YPG boşalan alanı doldurdu. Afrin, Kobani ve Cezire’de fiilî kantonlar oluştu. Asıl sıçrama ise 2014–2015 Kobani kuşatmasıdır. IŞİD’e karşı direniş, YPG’ye hem yerel meşruiyet hem ABD hava desteği kazandırdı. Washington için pratik sonuç şuydu: IŞİD’e karşı sahada dövüşen, Amerikan piyadesini kara savaşına girmekten koruyan bir ortak bulunmuştu.

Washington’un hava desteğinin yanı sıra kara takviyesi de devreye girdi. Türkiye, Ekim 2014’te Peşmerge’nin ülkesinden transit geçişine izin verdi. Bu karar kuşatmanın kırılmasına yardımcı oldu, fakat sonraki dönemde, özellikle YPG’nin güçlenmiş görüntüsü üzerine, hükümete yöneltilen başlıca eleştirilerden biri haline geldi.

SDG bu ortaklığı 2015’te kurumsallaştırdı. Çekirdek yine YPG’ydi ancak yanına Arap aşiret unsurları, Süryani milisler ve yerel birimler eklendi. Amaç, yapıyı “sadece Kürt milisi” görünümünden çıkarıp koalisyonun kabul edebileceği çok bileşenli bir kuvvete çevirmekti. Fiiliyatta komuta, ağır silah ve stratejik karar mekanizması gene YPG’de kaldı. Bu ortaklık kuzeydoğu Suriye’de tam bir ordu değilse de, yeni bir düzen üretti: Kendi petrol sahaları, sınır kapıları, IŞİD hapishaneleri ve asayiş teşkilatına sahip bir Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi.

Türkiye açısından bakınca ise tablo çok farklı okunuyordu. Ankara için sorun IŞİD’le çarpışan yerel bir Kürt gücü değil, PKK’nın Suriye’de toprak, gelir ve uluslararası koruma kazanmasıydı. 2015–2016’da YPG’nin Fırat’ın batısına geçme ve Ayn el-Arap–Afrin koridorunu birleştirme ihtimali, Türkiye’nin kırmızı çizgisi oldu. Türkiye’nin bundan sonraki harekâtları da bu koridoru kırma ve sınır hattında YPG’yi derinliğe doğru itme operasyonlarıdır.

Fırat Kalkanı (2016–2017) hedefi çiftti: Cerablus–El-Bab hattında IŞİD’i temizlemek ve YPG’nin Fırat’ın batısında Menbiç üzerinden kesintisiz bir hat kurmasını önlemek. Muhatap hem IŞİD hem koridor arayışındaki YPG’ydi. Sonuç, Cerablus–El-Bab–Çobanbey kuşağının Türkiye ve ona bağlı unsurların eline geçmesiydi. IŞİD bu hatta tasfiye edildi, fakat Menbiç YPG’de kaldı. Yani harekât koridoru kesse de YPG’yi bitiremedi.

Zeytin Dalı (2018) doğrudan Afrin’deki YPG varlığını hedefledi. IŞİD gerekçesi burada ikinci plandaydı. Sonuç, Afrin’in YPG yönetiminden çıkarılması ve Türkiye’nin sınırın batı ucunda ikinci bir tampon bölge kazanması oldu. Harekât, Rojava’nın üç kantonunu (Afrin, Kobani ve Cezire) coğrafi olarak ayırdı.

Barış Pınarı (2019) Tel Abyad - Resulayn hattında YPG’yi sınırdan 30 kilometre civarı bir derinliğe itmeyi amaçladı. Muhatap açıktan SDG/YPG’ydi. Sonuç, Fırat ile Dicle arasında yeni bir fiilî hat ve ABD’nin kısmi çekilme/yeniden konuşlanma pazarlığı oldu. Yine tam tasfiye değil, sınır güvenliği ve arazi kazanımıyla yetinildi.

Bu üç harekâtın ortak sonucu şudur: Türkiye, YPG’nin sınır boyunca kesintisiz bir kuşak kurmasını engelledi, Afrin’i kopardı, Fırat’ın batısındaki birleşmeyi kesti, on binlerce kilometrekarelik fiilî tampon bölge oluşturdu.

Böylece Suriye’nin kuzeyi uzun süre üç parçalı halde kaldı. Türk askeri kontrolündeki hat, SDG kuşağı ve Esad–İran–Rusya alanı. Bu denge, Esad rejiminin Aralık 2024’te çöküşüyle dağıldı. Yeni Şam yönetimi, Ahmed eş-Şara etrafında merkezî egemenliği yeniden kurma iddiasındaydı. SDG’nin elindeki petrol, Fırat hattı ve IŞİD dosyası artık “geçici koalisyon varlığı” değil, yeni devletin bütünlük sınavı haline geldi. Türkiye’nin önünde de iki kapı birden açılmış oldu; üsler ve fiilî işgal hatlarını muhafaza ederken, YPG’yi de Şam’ın kendi merkeziyetçiliği üzerinden de sıkıştırma imkânı.

Entegrasyon süreci:

Süreç, 10 Mart 2025’te Şam ile SDG arasında imzalanan ilk çerçeve anlaşmasıyla başladı. Taraflar belliydi: bir yanda Ahmed eş-Şaraa yönetimindeki yeni Suriye devleti, diğer yanda Mazlum Abdi komutasındaki SDG. Anlaşma, kuzeydoğu’daki sivil ve askerî kurumların merkeze bağlanmasını öngörüyordu. Fakat sahada iki ayrı silahlı yapı durduğu sürece metin çerçeve olmaktan öteye geçemedi.

Asıl kırılma ise diplomaside değil, Ocak 2026’daki silahlı çatışmada geldi. 8 Ocak’ta Suriye ordusu, Halep’in Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerindeki SDG unsurlarına taarruza başladı. On gün içinde hükümet birlikleri Rakka, Deyrizor ve Haseke yönünde ilerlerken, Arap aşiret unsurları da SDG’ye karşı ayaklandılar. SDG, kontrol ettiği toprakların büyük kısmını kaybedip Hasake–Kamışlı–Kobani çekirdeğine sıkıştı. 29 Ocak 2026 mutabakatı bu yenilginin üzerine yazıldı. 25 Ağustos 2026’da Abdi’nin Halk Sarayı’nda SDG’yi feshettiğini açıklaması ise sürecin resmî kapanış cümlesi oldu.

Washington bu noktada taraf değiştirmişti. ABD, Aralık 2025 civarında SDG finansmanını kesti, 20 Ocak 2026’da Suriye özel temsilcisi Tom Barrack, örgütün “başlıca anti-IŞİD gücü” olma gerekçesinin büyük ölçüde sona erdiğini duyurdu. Nisan 2026’da kuzeydoğudaki son Amerikan üssü de boşaltıldı. IŞİD gerekçesi kalkınca SDG’nin uluslararası zırhı da kalkmış oldu.

Ocak mutabakatının omurgası netti:

  • Rakka ve Deyrizor vilayetlerinin, sınır kapılarının, petrol ve gaz sahalarının Şam’a devri

  • Haseke’deki sivil kurumların devlet yapısına bağlanması

  • SDG mensuplarının bireysel olarak orduya alınması

  • Suriyeli olmayan PKK kadrolarının ülkeden çıkarılması

  • Kürt haklarına dair siyasi tavizler

16 Ocak 2026 tarihli 13 sayılı kararname bu tavizin metne dökülmüş haliydi; Kürtçeye ulusal dil statüsü, Kürt çoğunluklu bölgelerde Kürtçe eğitim, vatandaşlık güvencesi ve Newroz’un resmî tatil ilanı. Abdi’nin sonraki söylemleri de de bu çerçeveye oturuyordu; silahlı özerklik bitti ancak anayasal hak mücadelesi sürdürülecekti.

Askerî entegrasyon dört tugay üzerinden yürüdü; Hasake, Kamışlı, Derik ve Kobani (Ayn el-Arap). İlk üçü önce Suriye ordusunun 60. Tümenine, Kobani tugayı ise 72. Tümene bağlandı. Sonraki yeniden yapılanmada bu dört birlik yeni kurulan 2. Kolordu çatısına alındı. Entegre edilen savaşçı sayısının yaklaşık 10.000, nihai hedefin 12.000 civarı olduğu belirtiliyor.

Komuta kademesinde de aynı yol izlendi. YPG komutanı Sipan Hemo doğu bölgelerinden sorumlu savunma bakan yardımcılığına, Asayiş’in eski yöneticisi Mahmud Halil Ali ise Haseke’de devlet güvenlik yapısının yardımcılığına getirildi. Mazlum Abdi’ye cumhurbaşkanlığı danışmanlığı, İlham Ahmed’e parlamento üyeliği öngörüldü.

13 Eylül’de Şam’a giden Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın mesajı, Ankara’nın dosyayı 25 Ağustos’ta kapanmış saymadığını gösterdi. Fidan, SDG’nin fesih açıklamasını önemli bulduğunu söyledi. Fakat birleşme kâğıtta kalmamalı, sahada tamamlanmalıydı. Ankara için ölçüt metnin okunması değil, eski YPG birliklerinin gerçekten Şam komutasına girip girmediği, yerel asayişin ayrı bir zincir olarak durup durmadığı ve Suriyeli olmayan PKK kadrosunun çıkarılıp çıkarılmadığıydı.

1 Eylül’de 100’den fazla güvenlik personeli ve 20 askerî araç hükümet adına Haseke merkezine girdi. Birliklerin bir kısmı eskiden SDG saflarındaydı, şimdi devlet güvenlik yapısı altında kente yerleştiriliyorlardı. Hamle küçük ölçekliydi. Ama anlamı büyüktü, yeni yönetim, kuzeydoğunun kalbi sayılan Haseke’de görünür olmak ve entegrasyonu fiilî varlıkla test etmek istiyordu.

Dengeler neden SDG aleyhine döndü?

Neden aslında oldukça açık. 2024 sonuna kadar SDG’nin elinde üç kart vardı; ABD üsleri, IŞİD hapishaneleri ve petrol geliri. 2026’da üçünü de kaybetti.

Birinci kart ABD’ydi. 

Koalisyonun varlığı SDG’ye yalnızca hava desteği vermiyordu; aynı zamanda Şam’ın, Türkiye’nin ve bölge devletlerinin kuzeydoğuya tek başına girmesini zorlaştıran diplomatik bir veto anlamına da geliyordu. Bu kartın ayakta durması tek şarta bağlıydı: Washington’un IŞİD’e karşı sahadaki asıl ortağının hâlâ SDG olduğuna inanması.

2025–2026’da bu inanç bitti. Esad düşünce Trump yönetimi muhatabı değiştirdi. Yeni formül, zayıf bir özerk milis gücüne dayanmayı değil, Şam’daki merkezi yönetimi tanımayı ve IŞİD yükünü ona devretmeyi öngörüyordu. Aralık 2025’te SDG’ye giden finansman kesildi. 20 Ocak 2026’da Tom Barrack, örgütün “başlıca anti-IŞİD gücü” olma gerekçesinin büyük ölçüde bittiğini, bu rolün artık Şam’a ait olduğunu söyledi. Nisan 2026’da kuzeydoğudaki son Amerikan üssü de boşaltıldı. El-Tanf dahil güney ve doğu tesisleri de aynı dalgada kapanınca tartışma değişti; mesele artık Haseke–Kamışlı hattını tutmaktan ziyade, gerekirse Şam civarında sınırlı bir istihbarat varlığı bırakıp bırakmama konusuna evrilmişti.

ABD’nin terkinin arkasında üç hesap vardı. Birincisi görev tanımıydı; IŞİD’in toprak kontrolü bitmiş, kalıcı üs gerekçesi zayıflamıştı. İkincisi siyasi maliyetiydi; Suriye içindeki Kürt özerkliğini sonsuza dek askerle taşımak Washington’da karşılık bulmuyordu. Üçüncüsü yeni Şam fırsatıdır; Esad’sız ve ABD’yle konuşan bir merkezî hükümet belirdiğinde SDG, vazgeçilmez ortak olmaktan çıkıp geçici bir araç haline geldi. Kart düşünce SDG’nin elinde hava şemsiyesi de, dış veto garantisi de kalmadı.

İkinci kart IŞİD arşiviydi.

2019’dan beri SDG, yalnızca bir savaş gücü değil, koalisyonun hapishane bekçisiydi. El-Hol ve Roj kamplarında on binlerce IŞİD bağlantılı kadın ve çocuk, Haseke, Şeddadî ve Rakka’daki tesislerde ise binlerce erkek mahkûm tutuluyordu. Bu yük ağırdı. Ama SDG’ye dışarıda vazgeçilmezlik de veriyordu. Argüman basitti; yapı çökerse kamplar patlar, IŞİD yeniden dağılır. Washington’un üssü ve finansmanı da kısmen bu gerekçeyle ayakta duruyordu.

Ocak 2026 çatışması bu sistemi dağıtmış oldu. SDG geri çekilirken, Şam henüz tesisi devralmadan önce doğan boşlukta El-Hol’den 20.000’den fazla kişi kaçtı ya da dağıldı. Şeddadî civarındaki hapishaneden yüzlerce erkek mahkûm çıktı. ABD Merkez Komutanlığı, yeni bir kamp düzeni kurmak yerine en tehlikeli gördüğü 5.700 erkek şüpheliyi Ocak–Şubat 2026’da Irak’a taşıdı. Bağdat, Eylül’de soruşturma evresini bitirdiğini açıkladı. El-Hol’ün boşalması ve mahkûmların Irak’a kaydırılması ise SDG’nin elindeki “ben olmazsam IŞİD çıkar” kozunu fiilen bitirmiş oldu. Gardiyanlık gidince, örgütün Batı’ya sattığı en güçlü gerekçesi de elden çıkmış oldu.

Üçüncü kart petroldü. 

Özerk Yönetim’in ayakta durması yalnızca silaha değil, sahaya bağlıydı. 2025’in ilk yarısında yönetimin gelirinin yaklaşık 542 milyon dolar olduğu, bunun 416 milyon dolarının —yani neredeyse dörtte üçünün— petrolden geldiği hesaplanıyor. El-Omar sahası tek başına yaklaşık 520 milyon varillik rezervle Suriye’nin en büyük petrol alanıydı; Konoko gaz tesisi, Remilan ve Haseke sahaları da aynı havuzu besliyordu. Bu gelir maaş, ucuz yakıt, fırın ve tarım sübvansiyonunu taşıyordu. Kısaca: hapishane SDG’ye dış meşruiyet, petrol ise iç düzeni temin imkanı veriyordu.

Ocak 2026 mutabakatı bu havuzu merkeze çekti. El-Omar, diğer petrol ve gaz sahaları, Kamışlı havalimanı ve sınır kapıları Şam’a bağlandı. Yerel yönetimin ucuz yakıt üzerine kurulu ekonomisi sarsıldı; kuzeydoğuda fiyat artışları ülkenin geri kalanından daha sert oldu. Petrolün el değiştirmesi yalnızca bir gelir kaybı değildi. Ayrı bir idareyi besleyen mali damar kesilmiş oldu.

Kartlar düşünce tablo tamamen değişmiş oldu. SDG’nin elinde ABD şemsiyesi, IŞİD gardiyanlığı ve kendi bütçesi kalmayınca geriye siyasi kadro, yerel bağlılık ve anayasa pazarlığı kaldı. Bu da doğal olarak 2015–2024 dönemindeki askerî özerklikten nitelik olarak son derece farklı bir zemin anlamına geliyordu.

Türkiye: Güvenli bölge söylemlerinden “Şam üzerinden tasfiye” politikasına

Türkiye’nin 2016 sonrasındaki hedefi değişmedi; sınırın güneyinde PKK/YPG’nin silahlı ve idari bir yapı kurmasını önlemek. Değişen ise bu hedefe nasıl ulaşılacağı konusundaki yaklaşım tarzındadır.

Eski güvenli bölge modeli doğrudan müdahale şeklindeydi. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı ile fiilî hatlar oluşturuldu. Bu hatlar YPG’yi sınırdan uzaklaştırsa da ana yapıyı bitiremedi. ABD’nin SDG’yi IŞİD gerekçesiyle koruması oluşturulan tampon bölge hattını sürekli yarım bıraktı. Ankara bir cephede ilerlerken Washington, aynı coğrafyanın doğusunda YPG çekirdekli SDG yönetimini ayakta tuttu. Güvenli bölge böylece tamamlanmış bir güvenlik mimarisi değil, kesik bir kuşak olarak kaldı.

2026’daki kırılma, bu kuşağı yeni bir işgalle tamamlama değil, onu Şam’ın merkezîleşme ihtiyacına bağlama imkânının doğmasıdır. Bu imkân Türkiye’nin bir sabah “işgal modelini bırakıyorum” demesiyle ortaya çıkmadı elbette. Esad’ın düşmesi, ABD’nin SDG’yi korumayı bırakması ve Ocak 2026’da Şam’ın Halep’ten Haseke’ye uzanan taarruzu, Ankara’ya yıllardır kara harekâtıyla zorladığı ve bir türlü sonuç alamadığı hedefi daha ucuz bir yoldan vaat etmiş oldu. Yani Türkiye’nin aldığı inisiyatif tamamen iradi değildir, tamamen dayatma demekte de çok doğru olmaz. Eski hedef devam ederken ortaya yeni şartlar, aynı hedefe ikinci bir kapı daha açmış oldu diyebiliriz.

Bu yüzden yeni inisiyatif “güvenli bölgeden vazgeçmek” demek değildir. Türkiye sahadaki kazanımını da bırakmamıştır. Cerablus–El-Bab, Afrin ve Tel Abyad–Resulayn hattı durmaktadır. Üsler çekilmemiş, gözlem noktaları toptan kapanmamıştır.

Ankara’nın pozisyonu bugün için oldukça sade okunabilir; kazanılmış hatları korurken, YPG’nin doğudaki varlığını ise Şam aracılığıyla tasfiye etmek.

Aynı hedef artık üç kaldıraçla elde edilmeye çalışılmaktadır:

*           Şam’ın egemenlik iddiası. Petrol, sınır kapısı ve ordu tek elde toplanırsa YPG’nin özerk coğrafyası kalmaz.

*           Bireysel entegrasyon. Tugay olarak özerk yapı değil, tek komuta altında erime.

*           PKK şartı. Suriyeli olmayan kadronun çıkarılması, Türkiye’deki silah bırakma sürecinin SDG dosyasına bağlanması.

Suriye’de yürütülen yeni inisiyatif, Türkiye’de yürütülen barış sürecinden kopuk değildir. Ekim 2024’te başlayan, hükümet dilinde “Terörsüz Türkiye” denen süreç; Öcalan’ın 27 Şubat 2025’teki silah bırakma çağrısı, PKK’nın Mayıs 2025’teki fesih ilanı ve Temmuz 2025’teki sembolik silah yakma töreniyle devam etmişti. 10 Ağustos 2026’da Meclis’ten geçen sınırlı af / yeniden intibak düzenlemesi bu hattı hukuki düzenleme altına almış oldu. Af genel af değildir. Yürürlüğe girmesi, Milli Güvenlik Kurulu’nun PKK’nın ve bağlı örgütlerin silah bırakıp faaliyetini bitirdiğini doğrulamasına bağlanmıştır. “Bağlı örgütler” ibaresi yüzünden kuzeydoğu Suriye’yi, yalnızca Şam’ın iç dosyası olmaktan çıkarmakta; Türkiye’deki tasfiye takviminin de parçası haline getirmektedir. Abdi’nin 25 Ağustos’taki fesih konuşmasının bu yasadan 15 gün sonra gelmesi tesadüf değildir elbette.

Ne var ki barış sürecinin SDG sorununu otomatik çözmesi de beklenmemelidir. Kandil hattının Suriye’yi süreçten ayırma çabası, YPG’nin “Öcalan çağrısı bizi kapsamaz” yorumu ve Ocak öncesi maksimalist tutumu, Ankara’nın tam da bu yüzden Şam taarruzunu desteklemesine zemin verdi.

Güvenli bölge tezinin gerçekten somuta dönüşüp dönüşmediği üç ölçüte bakılarak anlaşılacaktır:

*           Komuta. Tugaylar Şam Genelkurmayına mı bakıyor, yoksa eski YPG zinciri üniforma mı değiştirdi?

*           Kadro. Suriyeli olmayan PKK unsurları fiilen çıktı mı?

*           Coğrafya. Mahmur–Sincar–Kamışlı hattındaki lojistik koridor kapandı mı?

Şunu da gözden uzak tutmamak gerekir. Bugün Suriye ve Türkiye dış politika, savunma ve güvenlik konularındaki eşgüdüm ve ortak çıkarlar çerçevesinde potansiyel sorun alanlarını görmemeyi tercih etseler de Türkiye'nin Suriye'de kontrol ettiği bölgeler ilerde yeni problem alanları olmaya adaydır. Şara’nın 22 Eylül’de New York’ta söylediği “kuzeybatıdaki Türk üslerine Meclis onayıyla yasal statü” cümlesi bir tahliye ilanı değil, fiilî varlığı yeni Suriye hukuku içine alma pazarlığı olarak okunabilir.

Yasallaşmanın, tampon bölgeyi kalıcılaştırabileceği düşünülebilir. Ancak Şara’nın aynı konuşma içinde geçen “yakında yabancı üsse ihtiyaç kalmayacak” cümlesi ise aynı yasallaşmayı zamana yayılmış bir tahliye takvimine de çevirebilir. Ankara’nın asıl sınavı bu ikisi arasındadır. Kazanımı hukuka bağlamak, ama hukuku geri çekilmenin bir basamağı haline getirmemek.

Kısaca, 2016–2024 döneminde güvenli bölge hat tutarak üretiliyordu. 2026’da aynı hedef, o hat bırakılmadan, Şam üzerinden tasfiye ile elde edilmeye çalışılıyor. Bu bir doktrin feragati değil, şartların açtığı ikinci bir yol olarak okunmalıdır. Kazanımın ne derece gerçekleştiği; Haseke’deki komuta zincirinin geleceği, petrolün kime aktığı, barış sürecinin Suriye ayağını kapsayıp kapsamadığı ve sınırın güneyindeki silahlı yapının gerçek anlamda yok olup olmadığı ile anlaşılacaktır.

Esat sonrası Suriye için en önemli tehdit: İsrail

Esad’ın düşüşü sonrası yeni kurulan Suriye için en önemli savunma zafiyeti yaşanan bölgeler güney sınırları ve ülke hava sahasıdır. İsrail, Aralık 2024’ten beri Suriye’yi yeniden silahlanan bir komşu olarak değil, kontrol altında tutulması gereken bir boşluk olarak okumaktadır. Golan’ın ötesine taşan fiilî hat, tekrarlanan hava saldırıları ve “Suriye ordusu toparlanmasın” doktrini bunun sahadaki karşılığıdır. Ebu Zuhur’un vurulması da aynı anlayışın bir uzantısıdır. Hedef yalnızca Suriye Ordusu değil, Şam’ın Türkiye ile derinleşebilecek üs ve hava savunma ağıdır. Ocak 2026’daki iletişim mekanizması İsrail-Türkiye arasındaki gerilimi yok etmemiş, yalnızca yanlışlıkla çarpışmayı yönetmeye yaramış görünmektedir. Şara’nın New York’ta söylediği gibi müzakere ilerlese bile Tel Aviv’in 1974 hattına dönme niyeti yoktur.

İsrail ve Türkiye’nin Suriye’de eninde sonunda karşı karşıya gelmesi mevcut şartlarda kaçınılmaz gibi durmaktadır. Ankara ile Şam bugün YPG ve istikrar başlığında yan yana dururken, İsrail ise aynı yakınlaşmayı kendi kırmızı çizgisi saymaktadır. Güneyde Dürzi kartı, Şam semalarının korunmasız durumu ve kuzeydeki Türk varlığına karşı “tehdit” refleksi birleşince, yeni Suriye’nin en kırılgan cephesi doğudan ziyade güney gibi durmaktadır. Sonuçta; IŞİD dağınık bir iç risk, YPG tasfiye halindeki bir dosyadır. Buna karşın İsrail ise hem kapasite hem niyet bakımından Şam’ın toparlanmasını geciktirebilecek tek devlet aktörüdür.

Sonuç

SDG’nin feshi, Kürtlerin Suriye’deki varlığının sonu değildir, silahlı özerklik döneminin sonudur. 2015’te ABD’nin IŞİD hesabı nasıl Rojava’yı mümkün kıldıysa, 2026’da hesabın kapanması da aynı yapıyı kapatmıştır. Abdi’nin 25 Ağustos’ta Halk Sarayı’nda okuduğu metin bir zafer nutku değil, güç kaybeden yapının hukuk sınırlarına dönme mecburiyetidir. Geriye kalan, anayasa, dil, temsil ve kadro pazarlığıdır. Bu da 2015–2024’teki fiilî devletçikten nitelik olarak farklı bir zemindir.

Türkiye açısından tablo hem fırsat hem sınav olarak değerlendirilebilir. Sınırın güneyinde PKK/YPG’nin silahlı ve idari yapı kurmasını önleme noktasındaki on yıllık hedef beklenmedik bir şekilde yaklaşmıştır. Yeni yol, tampon bölgeyi yeni bir harekâtla tamamlamak değil, Şam’ın merkezîleşme ihtiyacını YPG’nin tasfiyesine çevirebilmek üzerine kuruludur. Ancak eski model terkedilmiş de değildir. Cerablus–El-Bab, Afrin ve Tel Abyad–Resulayn durmaktadır. Değişen, aynı hedefin yanına ikinci bir aracın eklenmesidir. Terörsüz Türkiye süreci de bu yeni aracın arka planı gibi okunabilir. Ne var ki sonucu garanti gibi görmek, bir süre sonra daha vahim sonuçlara da yol açabilir. YPG kâğıt üzerinde eriyip sahada blok halinde durursa, Türkiye yıllardır savaştığı yapıyı meşruiyet zırhı giymiş olarak komşu ordunun içine taşımış olur.

Diğer taraftan, Esad sonrası asıl dış tehdit doğudaki tasfiye dosyası değil, güneydeki İsrail’in duruşu ve faaliyetleridir. Tel Aviv yeni Suriye’yi toparlanan bir komşu değil, zayıf tutulması gereken bir alan saymaktadır. Şam’ın silahlanmasını ve Türkiye ile derinleşmesini kendisi için hayati tehdit olarak görmekte ve açıkça dillendirerek hedef almaktadır. Ankara-Şam-İsrail üçgeni yeni gerilimler ve buna bağlı muhtemel çatışmalar noktasında önemli bir risk olarak devam etmektedir.


Kaynaklar

 

 

Mesaj Bırakın, Fikirlerinizi Söyleyin

© 2025 by Askeri Analiz.

bottom of page